İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ders BELGELİĞİ: Prof. Dr. Betül Çotuksöken ile İnsan, Yaşam ve Felsefe Üzerine

Sizin felsefeye yolculuğunuz nasıl başladı? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

-“Benim yolculuğum aslında lise yıllarında başladı. Lisede çok iyi bir felsefe öğretmenimin olması benim için büyük şanstı. Semaat Aköz’ü hep saygıyla anarım. Öğretmenler hakikaten insanın yaşamında çok önemli. Çok küçük yaşlardan itibaren, ki lise yılları da kişiliğin bence en çok olgunlaşmaya çalıştığı, olgunlaşmaya doğru yol aldığı yıllardır, o bakımdan son derece önemlidir. Semaat Aköz’le böyle bir buluşmamız oldu. Lise ikide psikoloji öğretmenimizdi; lise üçüncü sınıfta da edebiyat şubesini seçmiştim o zaman. Felsefe, sosyoloji ve mantık olmak üzere üç dersi toplam altı saat alıyorduk. Zaten okumaya olan merakım, daha ortaokul yıllarından, özellikle roman ve edebî eserleri okumaya olan merakım ve okuma kültürünün içerisinde olmamdan dolayı felsefi bir yöne doğru kaymaya başladı; özellikle insanla ilgili sorunlar üzerinde yoğunlaştım ve Felsefe Bölümünü seçtim. Orada da ilk karşılaştığım hoca Nermi Uygur’dur; ilk dersine girdiğim hoca odur. Ardından çarşamba günü Nermi Hoca ile karşılaştım, cuma günü Takiyettin Mengüşoğlu ile karşılaştım. ’Proseminer’ diye bir ders veriyordu Mengüşoğlu. Nermi Uygur da bize Felsefe Tarihi Boyutlanması’nı veriyordu; çünkü o yılların programında bir bilimsel hazırlık eğitimi vardı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin bütün bölümlerinde birinci yıl bilimsel hazırlık olarak okutulur, bölümün en güçlü hocaları o derslere girer, ertesi yıl da sertifikalara ayrılırdı. Ben ertesi yıl Sistematik Felsefe Mantık Sertifikası’nı, Felsefe Tarihi Esas Sertifikası’nı seçtim. Felsefe’den üç sertifika, bir de hazırlık var. Üç sertifikayla yürüdüm. Artı iki sertifika daha seçtim: Latin Dili ve Edebiyatı ile Sosyal Antropoloji ve Etnoloji. Dolayısıyla insana olan ilgim hem edebiyat hem de bir insan bilimi olan antropoloji çerçevesinde gelişti. Ve de felsefeyle bunların hepsi bir bakıma çerçevelendi. Bunlar birbirini güçlendirdi, güçlü hâle getirdi. En büyük şansım da hem Nermi Uygur’un hem Takiyettin Mengüşoğlu’nun, her ikisinin de asıl ilgi odağında insanın olmasıydı; gerçi bu, felsefeyle uğraşan herkes için geçerli.

İnsanın bilgisi, insanın dili, insanın zihni, insanın hukuku; felsefenin yoğunlaşması hep bunlarla ilgilidir. Ama Mengüşoğlu’nda daha çok, adıyla da birlikte, ‘İnsan Felsefesi’ diye, daha sonra kongresine gitmiş olduğum, yeniden yayına hazırladığı kitabının bizzat yazıldığı dönemin öğrencisi olarak ben çok şanslıydım. Nitekim üçüncü sınıftayken, 1971 yılında, hoca kitabını yayımladı. Ama daha öncesinden, proseminer derslerinden başlayarak, bize hep insan felsefesi ile ilgili açılımlarda bulunuyordu. Bunu destekleyen antropoloji de okuduğum için ve bir yandan Zeki Antropoloji, Sosyal Antropoloji ve Felsefi Antropoloji okumuş oldum ben. Ben eğitimimde bunların çok büyük rolü oldu bütünlendi bunlar ve zaman içerisinde de zaten ‘Antropontoloji’ kavramını da yaratarak yol almaya devam ediyorum halen. Dolayısıyla hocalarımın etkisi var okuduklarımın etkisi var şimdi dönüp baktığımda bütün bu karşılaşmaların, karşılamaların beni felsefenin, insan felsefesi boyutuna iyice yaklaştırdı. Böylece yol devam ediyor hala, yürüyüş yolu.”

-Peki Felsefe Dünyası’nda sıkça karşımıza çıkan bir kavram var. Özellikle İoanna Kuçuradi’nin videolarında da çok paylaşım oluyor. ‘İnsanlaşma’ kavramı. Sizce insanlaşma nedir?

İnsanlaşma, yine Mengüşoğlu’nda da aynı şekilde, Nermi Uygur’da da sıklıkla karşılaştığımız, hatta Bedia Akarsu’da da olan bir şey. Ben Bedia Akarsu ile aynı odada çalışma fırsatı yakaladım. Çünkü üniversiteye 1982 yılında tekrar döndüğünde asistanıydım. İnsanlaşma, özellikle eğitimle olabilen bir şey, çünkü türsel olarak baktığımızda bir canlı türü olarak insan diye adını koyuyoruz, tamam, ama o insanın, o canlının türsel özelliklerinin dışında neler var ki onu biz insan olarak, hatta insan öznesi olarak hakikaten değerlendirebiliyoruz. O türsel olana, biyolojik olana ilave olan neler, eklenenler neler? Bunların üzerinde biz daha çok felsefede durmaktayız. Burada da en çok felsefenin örtüştüğü alan eğitim. Yani insanın farklılaşması, değişmesi, üzerine birtakım şeylerin ilave edilmesi eğitimle olabilen bir şey. Yoksa onun dışında eğitimi özellikle çıkardığınız, sıyırdığınız zaman, biyolojik olarak kalan bir canlı türü olarak karşılaştığımız bir varlık insan. İnsanlaşmaya, bir oluşmaya, olmaya ihtiyacı var gerçekten. İoanna hocanın da üzerinde durduğu gibi. Bunu aslında biz dil boyutunda da yansıtıyoruz.

Son yıllarda yaptığım derslerde özellikle bunun çok üzerinde duruyorum. Bir oluşuyor olmamız, oluşmamız söz konusu. Olup bitmemiz, bedensel yapımız, varoluşumuz, bütün bunlar çok önemli, çok güzel de. Bunun dışında, bizim olması gerekenler, yapılması gerekenler boyutuyla kendimizi ödevlendiren adeta varlıklar olmamız, diğer canlılardan farkımızdır. Hatta o canlılarla ilgimiz çerçevesinde onları da düşünüyor olmamız. Yani insanın, insan olmayan ilişkileri de dikkate alması, insanlaşmanın bence en somut yanı. Sadece kendimizle de sınırlı, kendimize odaklanmış bir düşünme tarzı değil; kendimizin dışındakilere, diğer insanlara, diğer var olanlara, faunaya, floraya, hatta şimdi makinelere—ben makineleri de katmaya başladım son 5-6 yıldır—yönelik bir düşünme tarzı. Birçok yazımda da bunu yansıtıyorum. Ondan önce sözlü olarak ifade ediyordum, ama şimdi yazılarımda da yansıtıyorum.

Makineleri de hesaba katmak ve onların da sorumluluklarını taşımak söz konusu. Yani makineyi bir hata yaptığı için sorumlu tutamayız. Bir faunanın bir üyesini, bir hayvanı herhangi bir şey yaptığı zaman sorumlu tutabilir miyiz? Hayır, sorumlu tutamayız. Bütün bunların yükü de bizim omuzlarımızda. İnsanlaşmada bunların da çok büyük payı var bence. Yükünü taşıyoruz. Yani Atlas gibi, dedim ben, bir yazımda da bunun sözünü etmiştim. ‘Kimin için, niçin, kimin için felsefeye bakışlar’ diye bir yazı yazmıştım. Atlas gibi, hani mitolojideki bütün dünyanın yükünü taşıyan insan, hakikaten öyle. İnsanlaşma da bir serüven, bir macera olarak sürüyor hep.”

-Çocuklar için felsefe üzerine çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Hatta buna dair bir kitabınız da var. Öğretmen yetiştiren bir kurum olarak ders BELGELİĞİ’nin yaklaşımıyla ortak bir noktada buluşuyor aslında. Bu çerçevede dB mezunlarına ve öğretmenlik yapacaklara, felsefe eğitimi konusunda özellikle de öğrencilerine felsefeyi nasıl aktarabilecekleri üzerine önerileriniz neler olabilir?

-“Şimdi tabii, felsefeci olarak ortaya koyduğunuz, diyelim, genel olarak baktığımızda felsefeye nasıl yaklaştığınız, felsefeyle ilgili nasıl bir tanım denemesi yaptığınız, bunlarla da çok ilgili olan şeyler olduğu için bunları da ben hep bütünlemeye çalışıyorum. Birbirinden kopuk, ihtiyaçlar çerçevesinde karşılanan birtakım talepleri karşılama şeklinde değil de, bütün bu “Felsefi Söylem Nedir?” adlı kitabımdan başlayarak yazdığım, daha sonra profesörlük takdim tezi olarak da İstanbul Üniversitesi’ne sunduğum kitapta da ele aldığım felsefe tanım denemeleri var. Bu denemelerde, bilmiyorum, okumuş olabilirsiniz, okumuşsunuzdur ya da. Felsefeye nasıl bir çerçeve çizebiliriz, felsefe kavramını nasıl belirleyebiliriz?

Benim şöyle iki üçgenim var bu anlamda: Dış dünya, düşünme, dil arasındaki ilişkiler üçgenim; daha sonraki yıllarda geliştirdiğim insan, dünya, bilgi, bilgi olmayan ilişkileri. Bunlara odaklanır felsefe. Şimdi dış dünya dediğimiz zaman bunun içerisine insan davranışları da girer, eylemleri de girer; görünürde olanlar, gözlemlediklerimiz, insan dünyasında karşılaştıklarımız, beden hareketlerinden tutun, her biri anlamlı da olduğu için ister istemez şöyle ya da böyle bir anlam taşır. Anlamsız bir şey yapmaz insanoğlu aslında. Belki uyku hâlinde anlamsız birtakım şeyler yapabilir ama hep anlam vardır. Farkına varsın, varmasın, belli bir anlam dünyasının içindedir. Dolayısıyla çocuklar için felsefe konusunu işlerken, her şeyden önce buradaki dış dünya boyutunu, çocukların ve insanların, ne olursa olsun, insan dünyasının özellikle davranışlar, eylemler ve ilişkiler ağından oluştuğunu dikkate alarak ele almak gerekir. Bunların arkasında bir eylem planı var. Bunlar da bağlantılı eylemlerdir işte. Bu eylem planında da bizim düşüncelerimiz, niyetlerimiz; bunlar görünmeyen şeyler aslında. Düşünme dünyamızda, zihin dünyamızda olanlar görünmeyenlerdir.

Ve bizim bütün eylemlerimiz, davranışlarımız, ilişkilerimiz bu görünmeyenlerin eşliğinde; bunun arkasında niyetlerimiz var, kısacası istememiz var. İşte eylemlerimizin, davranışlarımızın veya ilişkilerimizin arkasındaki istemenin de dayandığı ilkeler neler, değerler neler, düşünceler neler? Bütün bunlarla ilgili olarak çok erken yaşlardan itibaren düşünmeye başlamak. Bunu yetişkin kuşakların çocuklara, gençlere kendi yaşam stilleriyle birlikte gösterebilmeleri, fark ettirebilmeleri çok önemli. Buradan yakalamaya çalışıyorum ve ben antropontolojinin ışığında, eşliğinde çocuklar için felsefe yapmaya çalışıyorum. Yani özgün bir model olarak. Bunu da ‘Sözelti’ adı altında elektronik ortamda yayımlanan, Prof. Dr. Necdet Neydim’in çıkardığı bir dergide yayımladım. Necdet Neydim de çocuk ve ilk gençlik edebiyatında çok usta isimlerden biridir. Onun çıkardığı bu dergiyi de internette bulabilirsiniz. Bu, internette var. Dolayısıyla belli bir tarzda çocuklarla felsefe çalışmasına da girişmek ve bunu bir bütün hâline getirmek, tutarlılığı da hep sağlamak, yaptığım bütün işlerde etik boyut, insan hakları boyutu, eğitim boyutu, hangi konuyla felsefileştirerek uğraşıyorsam orada bu çerçeveyi felsefeden anladığımı göstermek, bizzat somutlamak ve bunu çocuklar için felsefede veya çocuklarla felsefede ve onları eğitecek olan, kolaylaştırıcı olacak kişilerin eğitiminde de kullanmaya çalışıyorum.

Bu noktaya da bu kitapta özellikle yer verdim. Öbür kitabımdan da onu getireyim ben size. Şunu da ben size takdim edeceğim: ‘Antropolojinin Işığında Etik ya da Ahlak Felsefesi’ diye bu kitabımda da insanın, insan dediğimiz var olanın, hatta bütün var olanların aslında durum-duruş ilişkisi içinde var olduğunu ve insanın farkının bu durum-duruş ilişkisinin gerçekten farkına varabilmesi olduğunu ele aldım. Her zaman varıyor muyuz? Varmıyoruz. Birtakım durumların içinden geçiyoruz. Ancak sıkıntılı olduğumuz zaman o durumların temelini almamaya çalışıyoruz. Oysa her zaman bir durum-duruş ilişkisi içinde olduğumuzu, birtakım durumlarla karşılaştığımızı, o durumları karşıladığımızı fark etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla benim antropontolojide geliştirdiğim beş kavramım var. Bunlar tamamen günlük dilden aldığım kavramlar. Durum, duruş, karşılaşma, karşılama, karşılaştırma, antropontolojide. Yani insan varlık bilgisi. Türkçesiyle insan varlık bilgisinde insana dayalı bir ontoloji, insana… İnsana dayalı bir ontoloji, insana dayalı bir varlık anlayışı geliştiriyorum ve insanın en ortak davranışları bunlar, davranışları olarak ortaya çıkıyor, eylemleri olarak ortaya çıkıyor. Karşılaşma, karşılama ve karşılaştırma. Hep biz bunların içindeyiz aslında. Hep durum-duruş ilişkisi içindeyiz ve durumla duruş arasındayız. Buradan da yola çıkarak, gel zaman git zaman, ben insanla ilgili en temel fenomen olarak ‘arada’ olmayı keşfettim. Arada olma fenomeni. İnsan arada olan varlıktır. Sürekli olarak, en az 5-6 yıldır, bunun üzerinde çok fazla duruyorum.”

-Biraz açıklar mısınız?

-“Şimdi gerçekten biz nesnelerin arasındayız, zamanların arasındayız, aile, toplum, devlet, kamu yaşamı, bütün bunların arasındayız. Öğrendiğimiz dillerin arasındayız, mekânların arasındayız, zamanların arasındayız, antropolojik zamanı düşünecek olursak hele, geçmiş, şimdi, gelecek. Geçmişle ilgili olarak bilincimiz, yani belleğimiz, şimdinin belleği, bilincimiz, bilinçle belleği birlikte tanımlamaya çalışıyorum. Bütün bunlarla bağlantılı olarak bu aradalık gerçekten bizim için son derece önemli. Arada olduğunu çocuklara çok erken yaşta bildirmek, bu çok gündelik olarak değil de bir arada derede kalmak anlamında değil. Zaten yapısı gereği insanlar arada, bütün var olanlar arada ama bunun farkına varan ‘insanlar’ sadece. Diğer canlılar bunun farkına varmıyor. Biz onun üzerinde düşünebiliyoruz, farkına varıyoruz, çeşitli şekillerde birtakım belirlemeler yapıyoruz. Bu noktada özellikle iki hocanın benim üzerimde çok etkisi olmuştur. Mengüşoğlu ile Nermi Uygur yine. Nermi Uygur insanı bunalım varlığı olarak alır mesela. Bunalım varlığı. Kitaplarının en hâkim ögesi insanın bunalım varlığı olmasıdır.

Şimdi Mengüşoğlu da disharmonik varlık olarak insanı ele alır. Disharmonik, yani uyumlu olmayan; artıları, eksileri, olumlulukları, olumsuzlukları kendinde barındıran, iyiyi de kötüyü de yapabilen, yüksek değerlerle de hareket edebilen, araç değerlerle de, çıkarlarıyla da hareket edebilen insan. Yani hiç de harmonik, tamamen uyumlu, kendiyle barışık değil. Sorunlu olan, sorunları olan, gerçekten o sorun kaynağı bir noktada da gerçekten. Şimdi ben bunları düşüne düşüne, peki buna yol açan ne? Yani disharmonik varlık, tamam, güzel, temel bir fenomen. İnsanda, bütün insanlarda ortak payda. Bunalım varlığı olmamız ortak payda. Peki buna yol açan ne? Arada olmamız. Ben öyle bir yanıt vermeye çalıştım. Ve de bu arada olmayı, yani insana özgü, insana has olan bu yönü, bütün kültürün, her şeyin yaratıcısı olarak görmek. Yani bunalım varlığı olduğumuz için biz kültür yaratıyoruz. Çünkü gereksinimlerin farkına varıyoruz veya ihtiyaçların farkına varıyoruz. Çare ve problem görüyoruz. Arada olduğumuz için problem görüyoruz. Arada olmasak, oh, ne güzel. Her şey kabul, bitti. Ama arada olduğumuz için problemlerin farkındayız ve sorunluyuz aynı zamanda. O nedenle çok temel bir insan fenomeni olarak değerlendiriyorum bu arada olmayı. Sadece yüz yüze ilişkilerde değil, sanal ortamda, dijital dünyada, internet ağları arasında değil mi? Ağlar arasındayız. Buradan yola çıkarak, hatta benim çok sıklıkla tekrarladığım bir şey var. İnsan, tamam, insanız. Tekilliğimizi dikkate alarak bireyiz, toplum karşısında bireyiz. Kamu kurumları karşısında ve toplumun değerleri vesaire söz konusu olduğunda kişi ve yurttaşız. Sanal ortam söz konusu olduğunda da ağdaşız. Ağdaş kavramını kullanıyorum.”

-İlk defa siz mi kullandınız ağdaşı?

-“Felsefede ilk defa ben kullandım ama iletişimciler benden önce kullandı. Yabancı dilde netizen olarak, neticede bunun 20 yıllık falan bir tarihi var. Türkçede ama felsefe dünyasında sadece ben kullanıyorum hâlâ.”

-Biz, felsefe BELGELİĞİ’nin düşünsel yapısının temelini oluşturan bir sözle hareket ediyoruz. Bu sözde, “Bilim ve felsefe dört duvar arasına hapsedilmemeli, problemlerimizi ele almalıdır. Herkese düşen iş, kendi alanında bunun için çabalamak ve bu alanın hakiki insanı olmaktır.” deniyor. Bu söz üzerinde düşünürsek, Türkiye’de ve belki dünyada felsefe ve bilim alanlarının işleyişini nasıl görüyorsunuz? Ve sizce bu alanlar ulaşmak istedikleri kitleye ulaşabiliyorlar mı?

-“Çok ulaşıldığını söyleyemeyeceğim, en sonundan başlarsak. Ama bu, açıkçası, toplumların bilgiyle ve bilgi olmayanla ilişkilerinin nasıl olduğunu anlamaya yönelik birtakım sosyolojik çalışmaları da gerektiriyor bence. Sosyal psikolojik çalışmaları da özellikle gerektiriyor. Eğitim dünyasında yapılıp edilenleri gerektiriyor. Ülkemiz açısından baktığımızda, biz, açıkçası, olup bitenleri dikkate aldığımızda, sorun olarak gördüklerimizi dikkate aldığımızda, bilgiyle başımız çok hoş değil. Bilgiye dayalı olarak eylemlerimizi çoğunlukla yürütmüyoruz. Alışkanlıklar, kültürel normlar, önyargılar, hatta şimdiye kadar, işte, ailemizden gördüğümüz, toplumda genellikle kabul görmüş olan düşünceler, bunlar hep öne çıkmaya başlıyor. Ama sorunlar arttıkça, zannediyorum, hele hele bu son zamanlarda yaşadıklarımızı göz önüne alacak olursak, nesnelerle olan ilişkimiz, başka insanlarla olan ilişkilerimiz, insan olmayan faunayla, florayla ve makinelerle ilişkilerimiz, bütün bu var olanlarla ilişkilerimizi toparlayacak olursak, ilişkilerimiz üzerinde bilime, bilimsel bilgiye ve felsefi düşünmeye, felsefece bilmeye, felsefece yaşamaya ilişkin bilincimizin daha aydınlık, daha işler vaziyette, daha işlevsel olması gerektiği kanaatindeyim. Herhalde ders çıkaracağız bütün bu olanlardan.

Örneğin, bu son zamanlardaki zehirlenmeler gıda güvenliği konusu. Şimdi bu durumda da gerçekten İoanna Hoca da bunun üzerinde çok durur: dört duvarın arasından felsefeyi çıkarmak. Hatta konu o kadar genişliyor ki burada: felsefeyi sadece ortaöğretimde, ilköğretimde, okul yapıları içerisinde, üniversite yapıları içerisinde değil, sivil toplum kuruluşu olarak da ele almak. Mesela biz, Türkiye Felsefe Kurumu olarak, elli yıl önce kurulmuş bir kuruluşuz. Yirmili yıllarda epeyce çalışma yapılmış ama bunlar, yani, sürdürülememiş ne yazık ki. Ama 1974’te İoanna Hoca’nın önderliğinde, Takiyettin Mengüşoğlu ve diğer hocaları da çepeçevre toparlayarak Ankara’da kurulan ve geçen yıl, 2024’te, ellinci yılını kutladığımız bir örgütümüz var. Bir derneğimiz var: Türkiye Felsefe Kurumu Derneği. Hatta geçen sene, 2024’ün Ekim ayının başında Ankara’da uluslararası bir toplantı da yaptık. Topluma yaymak bakımından çok da yol alındı. Belediyelerde yapılan çalışmalar var ve ben bunların çoğunun içinde bulundum. Ama şimdi yetemeyecek kadar, o kadar da çok arttı ki… İşte, sivil toplum kuruluşlarının bu hâline ilave olarak Aristoteles Topluluğu var. Ben İnsan Felsefesi Topluluğu’nu kurdum, öğrencilerimin ve arkadaşlarımın desteğiyle de aynı zamanda. İşte Heidegger Topluluğu, Spinoza Çevresi filan gibi çok güzel birtakım kalkışmalar var, diyeceğim adeta. Sivil toplum veya bir sivil platform örnekleri. Daha İstanbul Üniversitesi’nde çalıştığım yıllarda onlara da rehberlik yapmaya çalışıyordum. İstanbul liseleri felsefe kulüpleri platformlarını kurduk biz o zaman. Yani seksenli yılların sonu, doksanlı yılların başı. 92 yılında çocuklar için felsefe birimini kurumda, Türkiye Felsefe Kurumu’nda açtık. Yani çok büyük bir emek var. Bütün bunlarla halka halka daha çok yayıldığını ben düşünüyorum. Hiç eskisi gibi değil işler. Ama yine de birtakım alışkanlıklardan kurtulmak, bilgiye dayalı olarak davranışlarımızı, eylemlerimizi, ilişkilerimizi başlatmak, sürdürmek ve sonuçlandırmak konusunda hâlâ sıkıntılarımız var. Çünkü bilmekle yapmak arasında bazen kat edilemeyecek kadar büyük uzaklıklar var insan dünyasında. Şimdi diğer toplumlarda, Batı toplumlarını tabii örnek alacak olursak, ben sıklıkla bunu da söylerim. Doğu-Batı çekmecesine çok böyle yerleştirmek istemem. Yani her yerde her iki tarafın da örneği vardır. Geçenlerde bir klinik psikologla konuşuyorduk. İşte Batılı anlayışa sahip olanlarla ilgili olarak ben şöyle şöyle davranıyorum. Öyle olmayanlarla böyle bizimkiler de Batılı değil. Vallahi dedim, kusura bakmayın, Türkiye’de her türlüsü var. Batılı, Doğulu diye böyle çekmecelere yerleştirmek bence doğru değil. O kişiyi kişi olarak anlamak, kendi parametreleri içerisinde anlamaya çalışmak, hemen bir çekmeceye yerleştirip o çekmecenin sınırları içerisinde bakmak değil. O kişiyi kişi olarak eylemlerinde, ilişkilerinde yakalamaya çalışmak diye bir eleştiride bulundum hatta. Dolayısıyla kişiden kişiye değişmekle birlikte, genellikle yalnız istatistiksel olarak baktığımızda biz yeni yeni bazı şeyleri anlamaya başladık. Örneğin, bakkalımızdan alışveriş ederken bundan 30 sene önce aldığımız unun, nişastanın diyelim, son kullanma tarihini bakkaldan sormayı beklemiyorduk. Önündeki çuvaldan veyahut da kutudan bize veriyordu. Biz de hiç son kullanma tarihi nedir diye düşünmüyorduk.

Benim böyle bir anım var, onun için bu örneği verdim. Eve bir geldim, açtım ama böyle salkımlaşmaya başladı; un belli ki bayatlamış, nişasta unu. Hemen kalktım, götürdüm. Tabii, iddia etti ki taze filan. Yok dedim. Ama şimdi mesela ne yapıyoruz? Son kullanma tarihine bakıyoruz. Raf ömrüne bakıyoruz. Kalori değerlerine bakıyoruz mesela. Gıda güvenliğini sağlayacak birtakım önlemler alınıyor. Ama buna rağmen hâlâ ve hâlâ biz kendi özel yaşamımızda dahi gıda güvenliğini acaba bireysel olarak tam sağlayacak işler yapıyor muyuz? Örneğin bir yemeği birkaç defa ısıtıp masaya getiriyor muyuz, getirmiyor muyuz? Bundan vazgeçtik mi? Tavuk suyunu iki gün sonra da kullanıyor muyuz, kullanmıyor muyuz?

Yani bireysel, özel alanımızda bilgiyle ne kadar başımız hoş veya barışığız? Burada da sıkıntılar var. Diyelim ki kimyasallarla ilgili davranışlarımızda, temizlik malzemesi kullanırken—çok basit şeyler bunlar, söylediklerim—ama bilimsel bilgiyle hayatımıza ne kadar dokunuyoruz, burada nasıl bir şey yapıyoruz? Çok sıkıntılarımız var. Onun için insanların felsefe bilgisiyle de başlarının hoş olması veya haşır neşir olmaları öyle çok kolay değil. Oysa ki bu topraklarda, Batı Anadolu’da felsefe filizlenmiş, ortaya çıkmış. Başka bir dil ortamında çıkmış ama bu topraklarda, bu coğrafyada, Batı Anadolu’da, değil mi, İyonya’da. Bunları hatırlamak, bunların üzerinde konuşmak, düşünmek, bugün için anlamlarının ne olduğu üzerinde tartışmak ve bunları çok yalın bir şekilde, çocuklarla, yetişkinlerle olup bitenlerle de bağlantısını kurarak ortaya koymak bence çok önemli. Bunları kolay kolay yapamıyoruz ama çok büyük bir çalışma var; ben bu dünyanın içinde olduğum için olup bitenlerin farkındayım. Şu sırada, son 10-15 yılda felsefeyle ilgili çok sayıda çalışma var. Bunda felsefe kurumunun payı çok büyük. Üniversitelerdeki felsefe bölümlerinin artmasının da bunda payı çok büyük. Üniversitelerde yaklaşık 67 bölüm var.

Bizler gerçekten çok çabaladık, o dört duvarın arasından çıkması için. Mesela bu 100. yıl toplantımız çok başarılı geçti. Antalya’da yaptığımız, Antalyalı İş İnsanları ve Sanayicileri Derneği ile birlikte yaptığımız çalışma, kurum olarak. Dördüncü cildini şimdi İoanna hocayla hazırlıyoruz. Aşağı yukarı 1.300 sayfalık bir malzeme oluştu. İlk üç cilt çıktı. Dördüncü cildi şimdi bitirmek üzereyiz. Ve ne yaptık orada mesela? Ana disiplinlerde neler yapıldı? İşte insan felsefesinde, varlık felsefesinde ben insan felsefesini yaptım. 50 sayfaya yakın ya da 45 sayfalık bir yazı hazırladım. İlk gün sunuş yaptım. Beş gün sürdü bu kongremiz bizim. Ulusal kongreydi. Sonra felsefe tarihi boyutuna el attık. Felsefenin öğretimi konusunu, eğitimi konusunu ele aldık. Yuvarlak masaların bir kısmı sivil toplum kuruluşlarına ilişkindi. Felsefe platformlarına ilişkindi. Bir kısmı da üniversitelerin ne yaptığına, nasıl bir katkıda bulunduğuna ilişkindi. Mesela Maltepe Üniversitesi’nin yaptığı katkı, işte, bir kavramın yaratılmasıydı. Antropontoloji kavramı, bir noktada, benim yaptığım çalışmalarla bu üniversiteden çıktı. Eğer felsefede başarı kavram yaratmaksa, hakikaten bu üniversite bunu kavram yaratarak ve buna da fırsat tanıyarak yerine getirdi. İşte dördüncü cildimizde, üniversitelerdeki yuvarlak masalara ilişkin çok zengin çeviri çalışmalarına yer verdik. O kadar çok yayına el attık. Neler yayınlandı, neler yapıldı; son derece geniş çalışmalar yapıldı. İşte bu 1.200-1.300 sayfalık külliyatla da adeta ortaya çıkacak, iyice herkesin eline ulaşacak. Bundan 50 sene sonra, 100 sene sonra, kütüphaneler durdukça yaşayacak. Neler yapıldığı Türkiye’de görülecek. Bunların kayda geçmiş olması hakikaten çok önemli. Sözlü olarak kalması bir şey ifade etmiyor, uçup gidiyor hakikaten Latinlerin dediği gibi; yazı kalıyor. O yüzden sizin çok değerli bu BELGELİĞİNİZ.”

-Çok teşekkür ederiz bu yorumunuz için. Düşünme ve görme bağımsızlığının, bir toplumun kendi diliyle düşünmesi ve dilini yabancı terimlerden arındırarak geliştirmesiyle mümkün olduğu görüşünden hareketle, sizce bir dilin bağımsızlaşması kültürel ve entelektüel üretimi nasıl etkiler? Bu bağlamda kendi diliyle düşünmek neden bu kadar önemlidir?

-“Çok önemli çünkü gerçekten ana dilin bağlayıcılığı diye bizim Nermi Uygur’un ‘Dilin Gücü’ kitabında harika bir yazısı vardır. Sizin düşünmenizin açıldığı dildir; ya da ilk öğrendiğiniz, mutlaka annenizin, ailenizin dili olması anlamında değil. O dildeki yetkinlikleriniz çerçevesinde. Yani çok incelikli şeyleri siz hangi dilde karşılıyorsanız, o dil sizin ana dilinizdir. Bu, annenizin dili anlamında değil. İçinde yaşadığınız, en yakın düşünme kanallarının açıldığı dil olarak bunu değerlendirebiliriz. Örneğin benim bu anlamda dilim gerçekten Türkçe. Ve Türkçede felsefe metinleri oluşturmaya, felsefe dilini, kavramların terim olarak, dil olarak karşılığını geliştirmeye; Türkçede bu karşılıklar varsa onları mutlaka kullanmaya ve hatta geliştirmeye çalışıyorum. Burada ancak başarılı olabiliyorsunuz. Çeviriyle olmuyor bu her zaman. Burada tabii çok ciddi sorunlar da ortaya çıkıyor. Hele hele son zamanlarda akademik ürünlerin özellikle İngilizce olarak hep öne çıkarılması, onların puan toplaması filan… O kadar iç içe geçen sorunlar var ki bu çerçevede. Ama bu noktada da şöyle bir yol izlenebilir: Öncelikli olarak Türkçede bunlar yayımlanabilir, ortaya konabilir. Tabii ki dünya ölçeğinde de yayılmasını sağlamak için başka bir dil ortamında da yerini bulabilir, yansıtılabilir; başka bir dilde de olabilir muhakkak. Yapılmalıdır da, onların bütün dünyaya yayılabilmesi için. Ama kendi dilimizde, dilimizin olanaklarını kullanarak felsefe kültürünü, felsefeyi, felsefi söylemi geliştirmek, oluşturmak gerekir. Bilimde de aynı şekilde, insan ve toplum bilimlerinde, sosyolojide, psikolojide, bütün bunlarda, aynı zamanda antropolojide ve benzeri bilgi dallarında, tarihte, arkeolojide bütün bunları yapmak gerekiyor; dili işlemek gerekiyor, çok sahip çıkmak gerekiyor. Bu bakımdan, ben Türkçenin güçlü olduğunu düşünüyorum. Kurumsal olarak da baktığımda yine kendimi çok şanslı addediyorum. Öyle hocaların yanında yetiştim. Türk Dil Kurumu ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü hocalarının çok sıkı bir bağı vardı.

Macit Gökberk, örneğin, Türk Dil Kurumu’nun yıllarca başkanlığını yaptı. Bedia Akarsu asbaşkanlığını, ikinci başkanlığını yaptı. Nermi Uygur üyesiydi. Edebiyat Fakültesi’nin birçok öğretim üyesi, Türk Dil Kurumu’nun, Türkçenin potansiyellerini, gizil gücünü ve gücüllüğünü kullanarak yeni yeni terimler üretme konusunda ne kadar başarılı olabileceğini ilke edinmişlerdi ve biz o anlayışla İstanbul Üniversitesi’nde yetiştik. Nitekim Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü’nü hazırladı. Yüz küsur kadar terim sözlüğü hazırlandı. Bunların ürettiği bütün sözcükler kullanılmıyor ama 1932 yılında kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, daha sonra Türk Dil Kurumu adını alan bu topluluk, bu sivil toplum kuruluşu, adeta bir devlet kurumu olarak değil, bir akademi gibi, bir sivil toplum kuruluşu gibi kurulmuştur. Özerk bir şekilde çalışırdı. Türkçeye çok büyük katkısı oldu, bence. Ve şu anda günlük hayatımızda kullandığımız yeni terimler üretilmiştir; yani başarıya ulaşılmıştır. Türkçenin kendi kaynaklarını kullanarak gerçekten yeni yeni terimler üretilmiştir. Bunu da kim yapacaktı, bu başarıyı kim sağlayacaktı? Yazarlar, bilim insanları, sanatçılar, filozoflar, dili işleyen insanlar sağlayacak açıkçası. Başarılmıştır, bence. Türkçenin felsefe yapma konusunda sıkıntısı yok. Yeni yeni terimler, ancak o terimlerin arkasındaki kavram, kavramın arkasındaki olup bitenler veyahut da insan dolayımında olup bitenler. Şimdi şöyle düşünebiliriz: Bizim kullandığımız sözcüklerin arkasında, günlük yaşamımızda, işte, bardak diyorsam, bardak nesnesi var. Bardak kavramı ve nesnesi. Bakın: Dil boyutu, düşünme boyutu, varlık boyutu. Tamam, bardak, tamam, peki. Ama örneğin, bellek dediğim zaman ne var arkasında? Ne bileyim, işte, antropontoloji dediğim zaman ne var arkasında? Ya da var olan dediğim zaman ne var arkasında? Bunların hepsinin arkasında somut, tekil bir yapı yok. Felsefe terimleri sözlüklerini şöyle, bazen öğrencilerime ben diyorum, bir oyun gibi oynayalım. Alalım bir sözlük elimize, terimlere bakalım alfabetik sırayla, ABC sırasına göre. Hepsinin arkasında, işte dış dünyada somut, tekil karşılığı olan bir şey var mı? Yok, birçoğunun. Bunlar bir şekilde bizim insan-insan, insan-insan olmayan ilişkisinde yakaladıklarımız. Mesela etik, dış dünyada etik dediğimiz bir şey var mı? Daha ileri gireceğim. Dış dünyada bilim var mı? Bilime konu olabilecek şeyler var. Bilim, dış dünyada doğrudan şu bardak gibi karşılığı olan bir şey değil. Bizim varlık karşısındaki duruşumuzun sonucunda ortaya çıkan bir bütünlük, bir yapı. Bilim dediğimiz, felsefe dediğimiz mesela bunun gibi. Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda düşünmenin aydınlanması, işlemesi, berraklaşması, oradaki kavramsallaştırma, çerçeve… Ben kavrama zihinsel çerçeve derim hep. Çerçeve oluşturmak. O çerçeveleri biz nasıl oluşturuyoruz? Bunlar dilde nasıl yansımasını buluyor? Ben bunu Türkçenin olanaklarını da kullanarak yansıtabilirim. Doğrusu, ben sıkıntı çekmiyorum. Felsefi eserlerimi ortaya koyarken, felsefi söylemimi kurarken mesela diskur karşılığı olarak “diskur”u kullanmıyorum, söylemiyorum buna. Çok da bilinçli olarak kullanıyorum. Diskurun neye ait olduğunu, kime ait olduğunu gözeterek.

Bu konuda bence çok önemli kitaplardan bir tanesi, Önay Sözer’in ‘Anlayan Tarih’ kitabıdır. Son derece değerli bir kitaptır. Şimdi şöyle bir açılım yapacağım, tam da burada. Tarih dediğimiz, kültür dediğimiz, toplum dediğimiz bütün bunlar, dille olan şeylerdir. Kültür, tarih, dille kendini var ediyor. Dili kaldırın ortadan, tarih diye bir şey kalmayacak. Dil o kadar önemli ki, bizim Mengüşoğlu’nun yine dediği gibi, varlık yapımızın temeli, tabanı.”

-Dil görünür kılıyor.

-“Evet, anlaşılır kılıyor, görünür kılıyor. O anda önümüzde olmasa bile sanki önümüzdeymiş gibi konuşmamızı sağlıyor. Biz onun hakkında konuşabiliyoruz, değil mi? Anılarımızı anlatıyoruz birbirimize. Veyahut da şu anda ben evimi düşünüyorum, diyelim. Bir şeyi hatırlıyorum. Bir arkadaşımı hatırlıyorum. Hocalarımın şimdi şu anda, mesela, adlarını anıyorum. Dil olduğu için bunları başarabiliyorum. İnsan dışında başka hiçbir varlık bunu başaramıyor. Bir de şimdi bizim uzantımız olan makineler yapıyor bu işi. Açıkçası makinelerin de, onların da hafızası var. Ama öykündükleri ya da öykündürülerek, öykünerek yarattığımız makineleri kendimize benzetiyoruz. Hafızası var diyoruz, bilinci var diyoruz. Açıkçası bizim gibi onlar da. Ama ileride bizi geçeceklerini bilmiyorum. Hız bakımından geçiyorlar galiba.”

-Biraz korkutucu geliyor aslında onların hızı ve yapılanması.

-“Evet, ayrıntılara inmesi, etmesi, saklayıcılığı… Mesela biz insanlar bir şekilde bir yazıyı yazıp onu tekrar kontrol tuşuna basıp, yani muhafaza etmeyiz; makinede ne diyor? ‘Kaydet’ diyor. Hiç unutmuyor. Benden daha güçlü, daha zinde her zaman. Ama o benim emrimde yine de olmalı. Ben onun kölesi olmamalıyım yine de.”

-Aslında çok az da değindiniz ama düşünmeyle dil, görmeyle dil arasında sıkı bir ilişki vardır. Yaratıcıyı görme, yaratıcı düşünme, dilde de yaratıcılığa dönüşür. Bu sözden hareketle, dilin ile düşünme ve görme arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?

-“Müthiş bir bağlantı var ikisinin arasında, üçünün arasında, hatta görmede. Nitekim benim son zamanlarda yazdığım bir kitabım var; şimdi üçüncüsü de çıkacak, eğitimle ilgili: Felsefenin Gör Dediği 2. Bakın, İnsancıl’da yıllardır yazdığım yazıların üst başlığı Felsefenin Gör Dediği’dir. Burada Felsefenin Gör Dediği 1. Şimdi üçüncüsü eğitimle ilgili, dördüncüsü de felsefe tarihinde görmelerle ilgili. Bu görmeler ne kadar ayrıntılı olursa düşünme o kadar berraklaşıyor, işliyor, ayrıntıya dönüşüyor, ayrıntının peşine düşüyor. Dil de onunla paralel olarak, onunla koşut olarak dilde de bu arayışa giriyorsunuz ve zorluyorsunuz kendinizi. Bir felsefe makalesi yazarken, felsefece gördüğünüz bir şeyi önce düşünmede derleyip toparlıyorsunuz. Logos, logos bir düşünmede açılıyor. Üstüne üstlük bir de dilde açılıyor. Dilde tekrar o logosun incelikleri… Logos tabirini ben bu açıdan çok seviyorum. En çok da logosun anlamlarından bir tanesi, çok anlam yüklü olan bir kavramı derleyip toparlamak. Benim zihnimi derleyip toparlıyor bütün bunlar. Sonra dilimde derlenip toparlanıyor bunlar. Bu derleyip toparlamalarımı başkalarıyla paylaşıyorum. Bilim insanı da böyle yapıyor. Edebiyatçı da, şair de böyle yapıyor. Ressam da böyle yapıyor bence aslında. Renklerle yapıyor. Mesela renklerle, çizgilerle yapıyor. Ben sözcüklerle yapıyorum felsefeci olarak. Ve de günlük dille yapıyorum bunu. Yani sembolik bir dille değil, matematiksel bir dille değil, günlük dille çok yapıyorum.”

-Bu çok önemli değil mi günlük dil kullanmak.

-“Evet. Mesela Nermi Uygur okuması yaptığımda, Mengüşoğlu okuması yaptığımda, dili nasıl zengin, gayet iyi bir şekilde kullanıyor. Hele hele Nermi Uygur’un dil kullanımı son derece zengin bir kullanımdır. O hayatın, yaşama dünyasının inceliklerini, ayrıntılarını, kıvrımlarını adeta siz felsefeci olarak oya gibi, dantel gibi işliyorsunuz. Yani yapılabiliyor bu. Çünkü hayat da öyle bir şey. Şimdi nitekim bu kuantum işleri çok öne çıktı. Kuantumda, benim anladığım kadarıyla, en önemli nokta belirsizliklerin dolandığı, belirsizliklerle bağlantılı olarak ayrıntıların ele alınması, onlara el atılması. Hem mikro yapıda hem makro yapıda neler burada yapılabilir?

Kuantum fiziğinden sakın çok şey bildiğimi zannetmeyin; çok ortalama şeyler söylüyorum. Çok elementer şeyler hatta söylüyorum. Tıpkı bunun gibi. Bir anlamda oynuyorsunuz. Dil oyunları denmesi boşuna değil. Dil oyunlarının arkasında ne var? Düşünmedeki o ayrıntılar var. O düşünmedeki ayrıntılar aslında var olan dünyada da söz konusu ve insan ancak bunu yapabiliyor. Onun için ben antropontoloji diyorum. Yani insana dayalı bir ontoloji, bir varlık anlayışı. İnsanı çekip çıkarın; bir hiç, hepsi bunların. Bitti, yok, hiçbir şey yok; adeta var ama yok diye düşünüyorum. Onun için düşünme ile dil ilişkisi son derece önemli. Önce düşünmede bunların berraklaşması, ortaya çıkması, sorun olarak görülmesi, dile dökülmesi ve dilde de bunlar için çözümlemeler yapılması… Çeşitli çözümlemeler mutlaka bir çözüm olacak gibi bir şey yok. Çözümlemeler yapmak bile son derece önemli, insan başarısı.”

…

–Bir resim atölyesinde sanat üretiminde felsefenin ve doğanın kullanımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani sanat eğitimiyle birlikte felsefeyi ve doğayı da dâhil ederek bu eğitimi sürdürmeye çalışıyoruz. Sizce bu üç alan, sanat, felsefe ve doğa, birbirini nasıl besler, birbirlerinin anlayışını nasıl derinleştirir? Belki atölyedeki gençlere bu konuda tavsiyeleriniz de olabilir. 

-“Doğayı gözlemlemek çok öteden beri zaten hem gözlemlemek hem de doğaya uygun yaşamak. Stoacıların, mesela, ortaya koyduğu ilkesel bir durumdur. Doğaya göre yaşamak, hatta Latince’de Stoada bu çok çok önemlidir. ‘Secundum naturam vivere’ derler. Doğaya uygun, doğaya bağlı, doğaya göre yaşamak, doğayı dikkate almak. Burada ikili bir anlam var. Hem dış dünya anlamında doğa hem de insanın doğası, akıldır. Akla uygun. Yani ‘secundum naturam vivere’ de diyebilirlerdi. Akla uygun yaşama, doğaya uygun yaşama, insanın kendi doğasına, kendi aklına uygun, ona dayalı olarak yaşamını sürdürmesi. Yorumlamalarda hermenötik açıdan baktığımızda, özellikle sanat eserleri, mesela Sanat Eserinin Kökeni adlı kitabında Heidegger’in yaptığı çözümlemeler, bir köylü ayakkabısıyla ilgili yapmış olduğu çözümlemeler, bizim Nermi Uygur’un eserlerinde yer alan Çin sanatıyla filan mesela yapmış olduğu incelikli değerlendirmeler, doğada olan yapıları da açıkçası felsefece son derece ayrıntılı bir şekilde yorumlamak. Hele hele, bu posthümanist belirlemelerde çok öne çıkan yönelimler sadece insan yaratısı, insan üretimiyle ilgili değil; doğaya da insanca ya da o doğanın adeta sesi olmak üzere, tercümanı olmak üzere, çevirmeni olmak üzere yönelmek. Mesela bu anlamda yine Nermi Uygur’a başvuracağım. Onun, Zeytinsi Denemeler diye, Denemeli Denemesiz kitabında bir bölümü vardır: zeytin ağacıyla kendisi arasındaki ilişkiler. Müthiş bir çalışmadır. Aşağı yukarı yüz sayfalık bir bölümdür. Nermi Uygur, Denemeli Denemesiz kitabında, Zeytinsi Denemeler diye, zeytinle ilgili akla hayale gelebilecek her şeyi adeta sorgular.”

-Neden zeytin ağacını seçmiş?

-“Yazları gittiği yörede, hep bahçesindeki zeytin ağacından yola çıkarak, onunla beraber olma, hemhâl olma, doğayla iç içelik ve doğayı incelikli olarak gözlemlemeyle bağlantılı olarak yaptığı bir çalışma.”

–Doğayı gözlemlemek insana ne kazandırabilir?

-“Kendisini de daha iyi tanıyabilir, kendisiyle doğa arasındaki ilişkiyi daha iyi kurabilir. Doğayı, dünyayı kendisinden artık görebilir. Kendiyle hemhâl olmak adeta. Artık böyle birisi doğaya zarar veremez mesela.”

–Evet, yani bir olmak.

-Anlamaya başlar.

-“Anlamaya başlar, değil mi? Kendisini de o yolda daha iyi anlamaya başlar. Nermi Uygur’da bunu biz, mesela, çok iyi görebiliyoruz. Neredeyse doğayla kendisi arasındaki mesafe kalkıyor.”

Hiç duymamıştım, zeytin ağacıyla ilgili bir yazısının olduğunu.

-“Çok çok güzeldir o yazısı. Bir kitap daha çıktı bu arada. Bizim burada yüksek lisans ve doktora yapan arkadaşlarımızla Hacettepe’de eğitim alanlar bir araya gelip, üç düşünür üzerine bir kitap çıkardılar. Bilmiyorum, gördünüz mü? Çanakkale’de bir yayınevinden çıktı: Nermin Uygur, İoanna Kuçuradi ve Betül Çotuksöken. Orada, mesela, Hale Seval, yanılmıyorsam, bu konuya değindi. Daha sonra ben, ‘Nermin Uygur: Hümanizm-posthümanizm arasında Nermin Uygur’ diye bir yazı yazdım. Yani o kadar kendini zeytinle, doğayla bütünleştiriyor ki, zeytinin tercümanı adeta. Yani zeytinin dili olsa, bunları söylerdi, zeytin ağacının.”

-ders BELGELİĞİ, eğitim süresi boyunca öğrencilerinden kimi zaman makaleler yazmalarını istemiş, kimi zaman da düşünsel tartışma ortamları yaratarak çeşitli sorular yöneltmiştir. Bizim de hâlihazırda atölyemizde, masa başı toplantılarında tartıştığımız bir soru var. O soruyu size de sormak ve bu konudaki değerlendirmenizi duymak isteriz: “Gördüğünüz, gördüğümüz müdür?”

-“Son derece önemli bir soru bence. Bu sabah bilgi felsefesi dersinde de buna benzer şeyleri konuştuk. Bilgi felsefesi yapmıştık. Bu hafta konumuz oydu. Felsefeye giriş dersinde ama bu. Tipik bir bilgi felsefesi dersi değil. Gördüğümüz gerçekten gördüğümüz müdür? Evet. Çok zor bir soru. Bence hiç değil. Ya da belli oranda belki gördüklerimiz. O kadar çok perde var ki görülenlerle gören arasında. İşte burada bize şimdi yardımcı, adeta böyle koltuk değnekleri gibi, bilim açısından görmemiz, sanat açısından görmemiz, felsefe açısından görmemiz.

Mesela, felsefe açısından görmede benim için en önemli olan, tekil ile tümel arasındaki ilişkiyi görmek. Tekil: var olan, tek olan ve onun kavramıyla olan; tümel derken de kavramıyla ilişkisi. Bunu nasıl zenginleştirebilirim veya oradaki zenginliği nasıl yakalayabilirim? Bir bilim insanı için, olaylar arasındaki ilişkilerle o tekilliği yakalamaya çalışmak. Felsefede düzey farklılığı var. Tekil, somut diyelim. Ama onun düşünsel, kavramsal çerçevesi ve yahut da tümüyle kavramsal çerçevede olanlar. Sanatçı açısından da, mesela, siz öğrencilerinizi aslında buradan yetişen öğrencilere bana kalırsa, eğitimde bilinçli olarak görme eğitimi verilmesi gerekir. Çünkü sanat, resim öğretmeni yetiştiriyorsunuz, değil mi siz şimdi?

Nasıl, görme eğitimi gerçekten oradaki verilmesi gereken tekilde neleri görecek? Sanatçıların görmesi, edebî metinleri düşünün, değil mi? Tekil bir durum, bir insanlık durumu. Onun kendi içindeki yapılanışı nelerle bağlantılı? Ama o, tekile odaklanır, tekili yakalamaya çalışır; tekil ve somut olanı hatta çoğunlukla yakalamaya çalışır. Bilimde olaylar arasındaki ilişkileri yakalamaya çalışır; onların görülmesi gerekir. Bir tıp doktoru, mesela, bedendeki bir arızayı, bir hastalığı diğer şeylerle bağlantısı içinde, sadece tekile odaklanırsa, hayır, o bütünlüğü, holistik görüşü yakalayamadığı için iyi bir tedavi yöntemi de geliştiremez o doktor. Bütün içerisinde kalbin durumunu, bedenin bütünlüğü içerisinde böbreğin durumunu yakalaması gerekir mesela. Felsefede ise, dediğim gibi, tümele ve tekile bakılır, bakılabilir. İnsan ilişkilerine mesela etikte, etik problemlerde bakarsınız; ama bunun hangi kavramlarla bağlantısı var? Bir düşünme düzeyine yükselme söz konusu. İnsana bakarsınız ama felsefeci olarak insanın türsel özelliklerini de bilirsiniz. O tek insanda o türsel özellik nasıl yansıma buluyor? Türsel özellik olarak mesela ben ne dedim? İnsan arada olan varlıktır.

Ama A kişisinde o arada olma nasıl kendisini gösteriyor? Neye dayalı olarak kendisini gösteriyor? Görme çok önemli ama elimizden kaçıyor nesne. Hiç kolay değil. Hele hele günümüz koşullarında değişmenin bu kadar çok egemen olduğu, yüz yüze karşılaşmaların gittikçe neredeyse azaldığı dijital ortam, işte daha farklı aracı ortamların, medyumların, aracı ortamların, yani medya, medyumların — tekil medyum, çoğulu medya — araya girmesiyle gördüğümüz gerçekten gördüğümüz mü? Bize televizyon ekranından aktarılanlar, haber kaynaklarından gelenler, YouTube’dan gelenler acaba öyle mi? Çok çok büyük problem var bence. Onun için olabildiğince görmeyi keskinleştiren bir eğitime ihtiyaç var. Çok çalışılması lazım bence. Çok sofistike olunması lazım.”

–Betül Hocam, bugün bizimle olduğunuz için çok teşekkür ederiz.

-“Rica ederim. Ben de teşekkür ediyorum. Umarım güzel bir paylaşım olmuştur.”

–Paylaştığınız düşünceler ve konuştuğumuz konular bizler için çok kıymetli.

-“Çok sağ olun.”

-Ve ilham vericiydi ayrıca.

 

ders BELGELİĞİ Çalışma Grubu, 26 Kasım 2025, Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN Söyleşisi

Söyleşi: Nur Vural, Fatma Gökgöz, Burçin Aydın, Samet Özdemir.

Fotoğraf: Burçin Aydın

Videodan Metne Dönüştüren: Fatma Gökgöz

Metin Düzenleme: Nur Vural

 

Yazar

Nur Vural
Nur Vural

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme by Compete Themes.