DERS BELGELİĞİ — 9 Temmuz 2026 tarihinde İzzet Eray Kılıçay ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; atölye sürecinin kendisine kattıklarından başlayarak, kişisel üretim pratiğine ve düşünsel arayışlarına uzanan kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.Söyleşi, akademik bir röportaj kalıbından ziyade, atölye içi deneyimlerin ve sonraki süreçlerin samimi bir dille masaya yatırıldığı bir söyleşi olarak öne çıkıyor. Söyleşinin en dikkat çekici odak noktalarından biri, İzzet Eray’ın yapay zekâ uygulamalarına yönelmeden önceki arayış dönemiydi. Yüksek lisans öncesi felsefeye yönelmesinin arkasındaki temel motivasyonu, kendi üretim sürecindeki bazı tıkanıklıkları fark etmesi olarak tanımlayan Kılıçay, bu dönemi şu sözlerle özetliyor:
“Ben bu özelliğin, yani yetenekli olmanın bir kusur olduğunu düşünüyordum açıkçası. Fakat İstanbul’da üniversiteye başladıktan sonra benim gibi insanların olduğunu fark ettim. Bu aşamada tamam, ben böyleyim, o zaman ötekiler de böyle, niye böyleyiz biz? Bu bir hastalık mı, bulaşıcı bir şey mi? Karşı tarafa bakıyorsunuz müzik bölümü var, onların da kulakları iyi. Ben bunlar üzerine düşünürken sorular gitgide genelleşmeye başladı. Tamam, biz böyleyiz ama o zaman neden sanat var? Niye sanat yapıyoruz? ”
“Neden sanat? Okulda ki dersler siz de görüyorsunuz muhtemelen. Resim yapılmış. Bu resim niye yapılmış? Neden bir kral portresi yapmış? Veyahut da bir çarşaf sermiş, o çarşafa bir renk vermiş, o renkte kirlenmeyi temsil etmiş de ne gerek var yani buna? Yaz altına şöyle kulaktan kulağa yayılsın, destan olsun, masal olsun… Sürekli böyle bir kaynağa, bir kökene inme, bir merak ama o merakın çıkış noktası hep benim. Neden resim yapmaya ihtiyacım var ve bunu bir kusur olarak kabul etmem cabası. Bu durum devam edince, işin düşünce boyutuna biraz daha fazla girmeye başladım. Bu da tabii ki işin felsefesi oluyor. Üniversite bitince felsefe okumaya karar verdim. İstanbul Üniversitesi’nde üşenmedim, yazdım, okumaya çalıştım ve üç dönem devam ettim. Birinci sınıf derslerinden biri felsefe öncesi düşünüştü. Orada bir kitap vardı ve o kitap benim hayatımı değiştirdi aslında. Steven Mitten’in Aklın Tarih Öncesi diye bir kitap. Onu da herkese öneririm. Hatta akademik olarak da çok kullanılan bir kitap. O derste bir paragraf vardı okudum benim çok ilgimi çekti. Şöyle özetleyeyim; şimdi ilkel hayatta kadınların iki yaşına gelmiş bir çocuğu varsa, o sırada tekrar hamile kalıp ve doğum yaparsa, yeni gelen çocuğu öldürmek zorundalar. Yani gidip kendi çocuğunu öldürüyor, iki yaşında çocuğu olduğu için. Kabilenin nüfusunun kontrol altında tutulması gerekli, ondan dolayı oluyor. Çünkü o dönemde yemek, su bulmak, salgın hastalıklar, en önemlisi de annenin tek bir çocuğa dikkatini vermesi gerekiyor. Ben bunu tabii çok üzerine düşündüm. Nasıl olur böyle bir şey falan derken kitaptan kaynağa ulaştım. İşte o kitap ve yazarı Steven Mitten. Kitabı okudum, derleme bir kitaptır zaten. Kültürel antropoloji, evrimsel antropoloji. Gartner’dan Fedor’a kadar çok büyük bir derleme. Kaynağın kaynakçası beni başka kaynaklara götürdü; sonunda kendimi arkeoloji ve antropoloji kitapları ile makalelerini okurken buldum, sonra iyice iş evrimsel antropolojiye döndü.
“Bu dönemde benim yüksek lisans sürecim başladı. Orada da bir arayış içinde oluyorsunuz. İş yapacaksınız, üretim yapacaksınız. Orada da tesadüf eseri nasıl daha kolay iş yaparım derken yapay zekâyla tanıştım. Oda apayrı bir dünyaymış. Fakat zihnimizin yapısıyla, yapay zekânın büyük ölçüde ilişkili olduğunu öğrenince iş birden beni içine çekti. Çünkü yapay zekâ teknolojisi dediğimiz şeyin hikâyesi aslında ikinci Dünya Savaşı sonrası, 1950 – 1960 dönemlerine denk geliyor. Beynin, sinir yapısının keşfedilmesinden, günümüz yapay zekâya uygulamalarına kadar uzanan bir hikâyesi var. Sadece son dönemde popüler olmuş bir konu değil yani bu. Tabii beni çok içine çekti. Hala da onunla uğraşıyorum. Tezim de zaten onun üzerine olacak. Yapay zekâ pratiklerini kullanan sanatçıları inceliyor, çeşitli denemeler yapıyor ve kendi sanatsal üretimlerimde de yapay zekâdan yararlanıyorum.’’

-Ders belgeli atölyesinden mezun olmanızın sanat sürecinin şekillenmesindeki en büyük etkisi
sizin için ne oldu?
Şu anda ben eğitim veriyorum ve bu verdiğim eğitimde mutlaka Ders Belgeliği’nden faydalanıyorum.
Orada ne öğrendiysem aslında onları şu an kendi öğrencilerime anlatıyorum. Özdemir Altan’ ın hocası derdi ki; ‘Resmi tıkamayın çocuklar, bak resmi tıkıyorsunuz.’ Bu söylene söylene, Özdemir Altan bir şekilde espas kavramını Türk resmine hediye etti. Biz de bunu Ders Belgeliği’nden öğrenmiş olduk. Şimdi ben de çocuklara diyorum ki: ‘Resmi kapatıyorsunuz, resmi tıkıyorsunuz, arka planı kullanamıyoruz.’ Aslında Ders Belgeliği’nin özeti bu; çok kolektif bir yapı. Ustadan çıraklara doğru, hani Köy Enstitüleri diyoruz ya, aslında temeli de o. Bu çıraklık, kalfalık, ustalık ilişkisiyle öğrenerek gelişen bir kültür. Sanat diğer disiplinler gibi değil; nerede test ederseniz edin aynı sonucu veren bir alan değil farklı işliyor. Bu bir ü kültür. Ders Belgeliği’nin bana kazandırdığı en büyük şey, bize ait bir kültür olmasıdır. Bu kültür bizim düşünce yapımızı farklılaştırıyor ve o farklı düşünce yapısıyla gittiğimiz her yere bu kültürü anlatıyoruz. Ders Belgeliği’ni bilen kişiler oradan mezun olduğumu öğrendiğinde bana bakışları olumlu yönde değişiyor. İnsanlar bu yapının içinde bulunmak, sergilere iş vermek ya da sosyal medyada yer almak istiyor. Ders Belgeliği artık insanların içinde bulunmak istediği bir yapı haline gelmiş durumda.
-Fotoğraf ve resim gibi geleneksel yöntemlerle çalışırken dijital dünyaya geçişiniz tam olarak nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
Şimdi şöyle, bana zaten çocukluğumdan beri senin de zaten resmin güzel, hani gider resim öğretmen olursun veya onunla alakalı bir şey yaparsın derlerdi. Yani o çok önemsenen bir şey değil bizde, iyi resim yapabilmek. Hani görsel zekâm iyi, baktığımı çizebiliyorum. O biraz benim üzerime yapışmış bir lanet gibiydi. Hani hiçbir şey yapamazsan da tamam, sen resim yapıyorsun olayı vardı. Fakat işte üniversiteye başladığımda şöyle bir şey oluştu, sıkılmadan neyin resmini yapabilirdim? Burada sıkılmaktan kastettiğim şu, yani ben bir şeyin resmini yapacağım. Neden? Neyin resmi yapılacak kadar anlamlı olduğu sorusu aklımı kurcalıyordu? Neyin fotoğrafını çekecek kadar değerli olduğunu nasıl belirliyordum? Zaten her şey çekilmiş, her şeyin resmi yapılmış. Ben bir şey çekeceğim veya resmini yapacağım bu gerçekten ilginç ve anlamlı olacak. Ne kaldı? Yine kaynağa, kökene yöneldim, biz nasıl görüyoruz hikâyesi başladı. Biz ışık görüyoruz sadece. Farklı renklerde, değerlerde, titreşimlerde, ısısal değerlerde ışıktan ibaret gördüğümüz şeyler. O zaman niye ben bir nesnenin vasfını, bir insanın suretini göstermek zorundayım ki? En nihayetinde o da ışık. Dijital makinanın verdiği teknolojik imkânlarla, ışığı kırarak bir estetik yakaladım. Soyut deneysel fotoğraf süreci başladı.
Bu süreçte merceklerle denemeler yapmaya başladım. Sonra bu deneysel soyut fotoğraf çalışmaları kolajla birleşmeye başladı. Fotoğraflardan yakaladığım estetik bir bakış açısı resimlerime de geçmeye başladı. Kolajlar, fotoğraflardakiyle, elimde yaptığım şeyler birbirleriyle örtüşmeye başladı. Bunlarla uğraşırken baktım ki yapay zekâ ile malzemesiz yapabiliyorum, bir deneme süreci oldu. Sonrasında daha önce yaptığım yağlı boya resimleri veri olarak kullandım ve image to image, yani fotoğraftan fotoğrafa tekniği ile görsellerimi oluşturdum. İstediğim bir görsele ulaşmak için bin tane görsel üretmişimdir. Bir piramit düşünün, alttan o geniş tabanda sadece bir tanesi işime yarıyor, onu alıyorum. En nihayetinde özünde kolaj yapıyorum diyebiliriz.
-İmaj serilerinize baktığımızda aslında çok dijital ve teknolojik bir şey görüyoruz. Gelenekselde
yaptığınız çalışmaların bugünkü imaj serisine katkıları neler oldu? Sizin üslubunuzu yansıtan
şey ne oluyor
“Resim altyapısı asla kaybolmadı. Yapay zekâda, ürettiğim şeyler zaten yağlı boyalardan ortaya çıktı. Yani altyapı o. Yine ben burada Özdemir Altan’dan örnek vereceğim, ‘Hani olmaması gerekiyordu ama oldu’ demişti hoca, Yani bizim işin olmaması gerekir. Yani bir şey yapıyorsan olmayacak diye başlar, olduğu zaman da oturup şaşıracaksın. Yapay zekâdaki en önemli faydalandığım şeylerden bir tanesi yapay zekâya hata yaptırabilmek ya da yapay zekânın açıklarından faydalanabilmek. Ben bu açıklardan çok faydalanıyorum. Aslında o görselleri bozarken ne kadarını bozabilirsem benim için o kadar iyi oluyor. İşte en güzelleri de en sıkıntılı olanlarından çıkıyor. Yani en çok hataya uğrayan, onun bakış açısıyla en mükemmel olmayanları aslında. Bir insan elinin değdiğini sadece oradan anlayabiliyoruz. Dolayısıyla önemli olan işte orada o seçimi, o kararı vermek. Şöyle düşünün: Sahile gittiniz, bir iş yapacaksınız. Size taş lazım. Koca sahili yürüyorsunuz ve bir tane taş buluyorsunuz. Şimdi bu doğanın yaratıcılığı mı, sizin yaratıcılığınız mı? Benim muhtemelen, çünkü onca taşın arasından ben seçmiş oldum. Burada önemli olan ne kadar seçebiliyorum? Ne kadarına karar verebiliyorum? Yaptığım şey özünde bir kolajdır. Resimde de soyut çalışıyorum, fotoğrafta da yine soyut ve kolajdı. Dolayısıyla yapay zekada da yine kolaj ve soyut oldu.

-Günümüzde yapay zekâyla üretim yapan pek çok isim var. bu süreçte çalışmalarınızdasizin
üslubunuzu yansıtan şey tam olarak ne oluyor?
“Aslında sanat tarihine baktığımızda, şu anda yapay zekâyla gerçekten ‘sanat işi’ üreten az sayıda isim var. Şu an ben araç olarak gören taraftayım, yapay zekâ benim için fotoğraf gibi bir araç. Piyasada çok fazla deneme var ancak ‘sanat mı değil mi?’ kısmı tartışmalı. Estetik işler çıkıyor fakat işin altında kavramsal bir düşünce mi var, yoksa verinin sunduğu bir görsel estetik mi? Bu tartışılır. Belgrad Üniversitesi’nden Dejan Grba da 2021 tarihli makalesinde benzer bir noktaya değiniyor: Yapay zekâyla çalışan sanatçıların önemli bir kısmı sanatsal anlamda zorlanıyor. Buna karşın Mario Klingemann, Sofia Crespo ya da Scott Eaton gibi isimler konuya daha farklı yaklaşıyor. Örneğin Scott Eaton bir fotoğrafçı; kendi çektiği binlerce beden fotoğrafını veri olarak yapay zekaya yükleyip ekrana ne çizerse çizsin onu insan tenine ve gölgesine dönüştüren kişisel bir palet oluşturmuş. Sonrasında bunu heykele kadar taşıdı. Yani sistemi tamamen kendi üretimi için bir araca dönüştürdü. Ben de bir sokak ressamının veya çizim yapan robotun tekniğini sergilemek yerine; işin fikir ve eleştiri boyutundayım. Mesela sokakta portre yaptırma arzusu ve o portreye yüklenen değer üzerine eleştirel bir fikir geliştiriyorsan, oradaki sanatsal ayrım başlar. Yapay zekâ yarın bir gün biyolojik bir destek alır, kendine ait bir gen havuzu ya da kültürü oluşursa işler değişebilir. Ancak bugün için, en gelişmiş sistem gelse bile o sadece bir araçtır. Karar da seçim de bakış açısı da yine sanatçının kendisine ait olmak zorundadır.”

-Ders Belgeliği atölyesinde halen öğrenci olanlar ve mezunlar da dâhil; hem kendi sanat sürecinizden yola çıkarak hem de eski bir mezun olarak, bu yolculuğun henüz başındaki bizlere ne tavsiye ederdiniz?
“Güzel soru, beni maziye götürdü. ‘Şu an orada öğrenci olsam ne yapardım?’ diye düşündüğümde ilk söyleyeceğim şey şu olurdu: Atölyede aktif zaman geçirmek. Ben genelde anısal hafızayla öğreniyorum. Bir dersteyken sadece hocayı dinlemek değil; o anda arkadaşınla, hocanla konuşmak, dinlerken bir şeyler çizmek ve o anı güzel bir hatıraya dönüştürmek bilgiyi inanılmaz akılda kalıcı kılıyor. Bizim dönemimizde atölyede bulunmak, Avni Hoca konuşurken orada olmak, üst sınıfların derslerine girip ‘Bunlar ne yapıyor, hocalar onlara ne söylüyor?’ sadece dinlemek bile çok şey katıyordu. Atölyenin içinde bulunmak ve yapılan her eyleme aktif olarak katılmak, ileride değerini çok daha iyi anladığınız bir birikim sağlıyor. Nitekim Özdemir Altan röportajına ilk giden gruptaydım. Gerçekten merak ettiğim bir soruyu doğrudan birinci ağızdan sordum ve aldığım cevap beni çok rahatlattı. O bilgi Özdemir Altan’ın kendi hocasından ona, ondan bize, şimdi de benden öğrencilerime aktarılıyor. Bu harika bir zincir. İkinci olarak; Avni Hocanın 95/96 Notları her zaman yakınınızda, elinizin altında olsun. Ben ne zaman sıkışsam veya eğitim verirken bir şeyi hatırlamam gerekse mutlaka 95/96 Notlarıma bakarım. Bakarken o anısal hafıza tekrar canlanıyor. Kompozisyon ögelerine bakarken bir anda Degas ile Gauguin’in bakış açılarını hatırlıyor ve atölyede öğrendiğim bir şey ‘Aklımdan çıkmış, buna dikkat etmeliyim’ diyerek bilgimi güncelliyorum. Bir mezun olarak; atölyeden uzakta olsam da ders belgeliğini sosyal medyadan, ‘Bugün ne paylaştılar? Diye sürekli takip ediyorum. Mezun da olsam kendimi hâlâ o atölyenin bir öğrencisi gibi hissediyorum. Özetle; atölyenin içinde aktif olmak, ders notlarını her an elinin altında tutmak ve bağını koparmamak verebileceğim en önemli tavsiyelerdir.”
Habere eşlik eden ve İzzet Eray Kılıçay’ın imzasını taşıyan bu çalışma, sanatçının daha önce hiçbir yerde paylaşılmamış ve sergilenmemiş özgün bir eseridir. Bu ilk paylaşımın Ders Belgeliği çatısı altında gerçekleşmesi, arşivimizin ve söyleşimizin taşıdığı belgesel niteliği bizim için ayrıca anlamlı kılmaktadır.
Ders Belgeliği Söyleşileri kapsamında bizlerle bir araya geldiği için İzzet Eray Kılıçay’a, teşekkür ederiz. Söyleşi boyunca akademik bir mesafeden ziyade; bizlerle kurduğu samimi ve arkadaşça iletişim, yönelttiğimiz her sorunun tek bir yanıtla sınırlı kalmayıp gelecekteki sanat pratiğimizi şekillendirecek sanatsal tavsiyelere dönüşmesini sağladı. Hem geçmiş atölye deneyimlerini aktararak kurulan kuşaklararası bağı güçlendirmesi hem de güncel sanatsal sorgulamalarımıza sunduğu katkı dolayısıyla kendisine teşekkür ederiz.

İzzet Eray Kılıçay : İzzet Eray Kılıçay (@izzeteraykilicay) • Instagram profile
Şöyleşiyi gerçekleştiren :
Şilan ÇAY
Elif AKSAKAL
Zeynep Nilüfer KUŞÇU
( dB öğrencilerİ )
Yazar
Son Yazıları
Haber26 Temmuz 2026ders BELGELİĞİ Söyleşileri – İzzet Eray Kılıçay
Eğitim5 Mayıs 202624. Belgelik Sergisi
Haber25 Nisan 2026ders BELGELİĞİ 18. Desen Yarışması








İlk yorum yapan siz olun